Paylaş

Abuk Zarlar ve Kurşun Kalemlerin Bilgi Çağı ile İmtihanı

Az da olsa bilgisayarda oyun oynamış olanlar bilir, Diablo, Fallout, Elder Scrolls, World of Warcraft gibi oyunlar Role Playing Game (RPG, Rol Yapma Oyunu) diye geçer. Bazıları da bu tür oyunların bilgisayarda ve oyun konsollarında ortaya çıkan en eski oyun türlerinden biri olduğunu bilir.

Çoğunun temel mantığı aynıdır. Kendinize bir karakter yaratır, maceradan maceraya atılırsınız; ganimet, efsanevi silah ve objeler, bazen de bir sevgilinin peşinde. Amaç her ne kadar basit gibi görünse de, yolda yaşadıklarınız karakterinizi -ve oyun yeterince iyi ise, sizi de- bambaşka biri yapar. Her oyun yepyeni bir dünyadır, çeşitli hayalleri, hedefleri olan insanlarla (ve bilimum diğer ırklarla) doludur. Her taşın altında başla bir entrika, başka bir hazine veya başka bir düşman yatar.

Ama muhtemelen daha da azınızın bildiği bir şey var: FRP! Nam-ı diğer Fantastik masaüstü rol yapma oyunları.

Rol yapma oyunları, video oyunları ortaya çıkmadan önce de vardı. Hatta varsayımsal durumlarla karşılaşan varsayımsal insanları “oynama” mantığı 1600’lere kadar dayanır. Fakat size tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok. O yüzden bu kısmı biraz hızlı geçelim, ne dersiniz? 1974’te ilk Zindan ve Ejderha (Dungeons&Dragons, D&D) kitabının çıkması modern FRP’nin başlangıcı olarak sayılabilir. O zamandan beri yüzlerce -belki de binlerce- farklı FRP sistemi yazıldı, kitabı basıldı.

Şu bilgisayardaki RPG’lerde oyunun sizi iki saçma karardan birini seçmeniz için zorladığına hiç uyuz olmadınız mı? Eğer orada sizin için yazılmış bir metin olmasa da siz konuşsanız çok daha güzel olmaz mıydı?

Ah pardon. Zaten yapabilirsiniz. Fantastik rol yapma oyunları temelde sadece birkaç zar, bir kalem ve kâğıtla oynanır ve sizin replikleriniz gerçekten de size aittir. Fakat bilgisayar? Yapay zekâ? Grafikler? Eh, grafikler sizin hayal gücünüzün çözünürlük değerine bağlı. Geri kalan her şey için ise Zindan Efendisi var.

Zindan Efendisi (Dungeon Master, DM) olan arkadaşın iş tanımı aslında basittir: Masadaki diğer oyuncuların oyunu oynamak için kullandıkları bilgisayar olmak. Fakat işin tanımı kolay olsa bile kendisi çoğu zaman hiç de kolay değildir. Bu arkadaş size hikâyeyi ve dünyayı hazırlar, karşılaştığınız oyun içi karakterleri (Non-Player Character, NPC) oynar, size ve duruma uygun düşmanlar, mücadeleler ve ganimetler verir.

Basitçe, yaptığınız şey oynamak istediğiniz karakterin özelliklerini(güç, zeka, kilit açma, büyü vs.) bir kağıda yazıp DM’inizin karşısına oturmaktır. DM -ki kafalarında her an yirmi tilki dönmesiyle meşhurlardır- size nerede olduğunuzu, içinde bulunduğunuz durumu tasvir eder. Siz de “ben şunu yapıyorum” şeklinde karakterinizin yaptığı şeyi tasvir edersiniz. Bu denkleme iki üç oyuncuyu daha eklerseniz bir FRP oyunu ortaya çıkar.

 

Abuk zarlara gelince. Her zar kaç yüzü olduğuna göre isimlendirilir, ve başına zar(dice) anlamına gelen d harfi eklenir. Örneğin, tavlada kullandığınız altı yüzlü kübik zarlar bizim için d6’dır. Sık karşılaşabileceğiniz zarlar d4, d6, d8, d10 ve d20’dir. Kullanım yerleri oynanan oyun sistemine göre değişir. Örneğin D&D’de bir hançer d4 hasar verir. Bu da o zarı attığınızda çıkan sonucun o saldırıda verdiğiniz hasar değeri olduğu anlamına gelir. Bir uzun kılıç d8, bir çift elli kılıç 2d6 hasar verir.

Bunların dışındaki çoğu şey (yetenekler, saldırı başarılı olmuş mu kontrolü, saldırıdan kaçınılabilmiş mi kontrolü, vs.) d20 ile halledilir. Her karakterin güçlü ve zayıf olduğu noktalar olduğu için her karakter bazı zarlarına eksi değerler, bazılarına da artı değerler ekler. İlginç bir kural olarak da, şansı temsil etmesi için d20de atılan (bonuslar eklenmeden önce, yani zarın kendi değeri) her 20 otomatik başarı, her 1 de otomatik başarısızlık kabul edilir. Özellikle bu son kural bir çok garip hikayenin ana etkenidir:

“Oyuncu: Barda oturan şişman tüccarın para kesesini ceplemeye çalışıyorum.

DM: El çabukluğu zarını at bakalım.

*Zar atılır, 1 gelir. Oyuncu iç geçirip kaderine razı olur*

DM: Tüccara doğru ilerlerken bira birikintisine basıp kaydın, düşerken adamcağızın kemerine tutunmaya çalışıp pantolonunu indirdin.”

Şu ana dek her ne kadar süsleyip püslemiş olsam da, ellerinde kalemler ve zarlarla bir masanın başında toplanmış ateş topları atmaktan ve ejderhalarla savaşmaktan falan bahseden bir grup deli geldi aklınıza, değil mi?

Güzel. Çünkü tam olarak onlarız biz.

Açık konuşacağım. Bilgisayar oyunlarındaki klasik “Git yirmi kurt kes gel” görevleri tatmin etmiyor bizi. Kafasına dört ok saplanmış haliyle bize kılıç sallayan düşmanları olan oyunlar zerre çekmiyor bizi. Oyun haritasının sınırında “geri dön” uyarısı görmekten bıktık. Bizim adımıza yazılmış replikleri tekrarladığımız halde kendi hikâyemizi yazıyormuş gibi kendimizi kandırmaktan usandık.

Biz de kendi hikâyelerimizi yazdık. Kendi dünyalarımızı, kendi karakterlerimizi, kendi maceralarımızı… Welton akademisinin ölü ozanları olduk. Siz ekran başında epik bir tiradı “yav he, he” diye geçerken bizler kendi konuşmalarımızı yaptık; tüylerimiz diken diken oldu, gözlerimiz doldu.

Kimi zaman güç uğruna şehirler yaktık, tanrıları devirdik, kimi zaman bir kabre düşman eli değmesin diye canımızı verdik. Yeri geldi şanlı şerefli fatihler, kahramanlar olduk, yeri geldi evsizlerin ekmek parasını çalıp vicdan azabı çekmedik.

Gerçekte olan

Her oyunla başka insanlar olduk. Siz oyunlarınızı ” amma çok konuştular” diye sıkılıp kapatırken biz o hikâyelerin içine daldık, o hikayeleri yaşadık. Her bir savaşta gerek kılıcımızla, gerek tatlı dilimizle, gerek keskin zekâmızla biz savaştık.

Hissedilen

Her oyunda biz öldük. Bazen er meydanında şanımızla, bazen karanlık bir ara sokakta böğrümüze sokulmuş bir hançerle, bazen de ziyafet sofrasında elimizde zehirlenmiş bir kadeh şarapla.

Evet, bir grup deliyiz biz burada. Ama tahayyül edemeyeceğiniz şeyler yaşadık.

Sahi. Siz de gelsenize bir sonraki oyunumuza?

 

Bilgi için: volkankaragol8@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here